Diğer her gün olduğu gibi bu günde nehir, sabahın ilk
ışıklarıyla kendi hızını yakalamış akmaktaydı. Güneşin gönderdiği sıcak ve
parlak ışınlar, nehirin yüzeyine çarpmakta, oradan da etrafa yansımaktaydı.
Nehirin derinliği beş metre kadar vardı ve içinde bir çok canlı
barındırmaktaydı. Fakat şu anda huzur içinde yüzmekte olan su canlıları,
yüzeyden yaklaşmakta olan tehlikeli gölgeyi sezmiş ve kaçışmaya başlamışlardı.
Suyun içinde, yüzeye doğru bakıldığında devasa bir
yırtıcının silüeti belirdi. İlk başta nehirin sığı kısmına devasa büyüklükte,
üç tırnaklı pençeli bir çift ayak giriş yaptı. Daha sonra onları iki metre
uzunluğunda, dar çeneli ve konu şeklinde sıralanmış dişlerin bulunduğu bir ağız
izledi. Bu ince ağız yapısı bir timsahınkine benzese de, bir timsah on tonluk
ve on yedi metre uzunluğunda ki bu dinozorun yanında cüce gibi kalırdı. Bu
dinozor yaşanmakta olan şu zamana egemen olan Spinasourusdu.
Spinasourus bir avcıydı ama genelde suda avlanıyordu. Yunus balıkları üremek için tatlı su nehirlerine, açık denizlerden göç ederlerdi. Üreme mevsiminin başlamasıyla bu tatlı su, yunus balıklarıyla doluyordu. Spinasourus için mükemmel bir av fırsatıydı. Devasa çenesini suyun içinde sabırla bekletti. Bütün kafası suyun içinde değildi. Burun delikleri kafasına yakın bir bölgedeydi, bu şekilde çenesi suyun içersindeyken rahatça nefes alabiliyordu. Uzun, yırtıcı ağzı suyun içinde yaklaşmakta olan yunusları bekliyordu. Dinozorun gözleri suyun altını çok net göremiyordu fakat üst çenesinin ön kısmı sinüslü bir yapıya sahipti. Bu sinüsler ona suyun altında ki basınç farklılıklarını algılamasını sağlıyordu. Bu algılayıcılar avları algılamasına yardımcı oluyor ve onu suda avlanmaya çok uygun bir hale getiriyordu.
Spinasourus bir avcıydı ama genelde suda avlanıyordu. Yunus balıkları üremek için tatlı su nehirlerine, açık denizlerden göç ederlerdi. Üreme mevsiminin başlamasıyla bu tatlı su, yunus balıklarıyla doluyordu. Spinasourus için mükemmel bir av fırsatıydı. Devasa çenesini suyun içinde sabırla bekletti. Bütün kafası suyun içinde değildi. Burun delikleri kafasına yakın bir bölgedeydi, bu şekilde çenesi suyun içersindeyken rahatça nefes alabiliyordu. Uzun, yırtıcı ağzı suyun içinde yaklaşmakta olan yunusları bekliyordu. Dinozorun gözleri suyun altını çok net göremiyordu fakat üst çenesinin ön kısmı sinüslü bir yapıya sahipti. Bu sinüsler ona suyun altında ki basınç farklılıklarını algılamasını sağlıyordu. Bu algılayıcılar avları algılamasına yardımcı oluyor ve onu suda avlanmaya çok uygun bir hale getiriyordu.
Nehir boyunca yukarı doğru yüzmekte olan yunusları
algıladığında, dev hayvanın kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Suyun
içerisindeki çenesini hareketsiz bir şekilde açarak, sabırla avını bekledi.
Fakat ani bir değişiklikle, yunuslar tekrar engin denizlere doğru kaçmaya
başladılar. Spinasourus suyun içindeki değişimleri algılamaya çalışıyordu fakat
üzerine bir gölge düşmeye başladığında, dev yırtıcı ağızını suyun içerisinden
çıkardı ve gök yüzüne baktı.
Gökyüzünü yaklaşık bir kilometre
uzunluğunda, siyah renkte bir cisim uçmaktaydı. Üçgen şeklindeydi ve daha çok
bir piramit’e benzemekteydi. Piramit’in üzeri ilginç, devasa runlar,
kabartmalarla doluydu. Bu üçgen cisim havada ilerleyişini sürdürürken etrafa
mavi bir ışık yayıyordu. Fakat birkaç dakika sonra cisim durdu ve mavi ışıklar
yerini yeşil rengine bıraktı. İlginç şekilli runik yazılardan yeşil ışınlar
süzülüyordu. Bir kilometre uzunluğunda ki cisimin altında kalan bütün alan
güneş ışığından mahrum kalmıştı. Alanı aydınlatan tek ışık ise üçgen cisimden
yayılan yeşil ışıktı.
Üçgen cisim gökyüzündeki bulunduğu yerde durmaya
devam ederken, düz olan alt zemininde üçgen bir kapı açıldı ve yeryüzüne doğru
beyaz bir ışık hücuma geçti. Bu beyaz ışık tamda spinasourus’un yakınında
toprağa temas etti. Hayvan etrafında gelişmekte olan bu ilginç olaylar
karşısında hiçbir tepki vermiyor, ne olduğunu anlayamıyordu. Tek düşündüğü şey
güzel bir öğünü kaçırmış olduğuydu.
Fakat beyaz ışık yavaşça sönmeye
başladığında, içinden hemen hemen aynı ölçülerde iki silüet belirmeye
başlamıştı. Boyutları yaklaşık dört beş metre kadardı. Yuvarlak bir kafa
yapıları, birer çift ayakları, elleri, kulakları ve gözleri vardı (ki bu gözler
yeşil bir renkte ışık yaymaktaydı). Tek bir ağızları ve burunları vardı. En
önemli noktaysa; canlıydılar ! Nefes alıyorlardı ve oldukları yerde durarak etraflarına
bakıyorlardı. Derilerinin pembemsi bir renkteydi. Etrafta yoğunlukla bulunmakta
olan pullu dinozorlardan oldukça farklıydılar.
Spinasourus açtı. Sabah kahvaltısı anlayamadığı
nedenlerden dolayı ellinden kaçmıştı ve en yakında oldukça savunmasız görünen
yeni bir çift av vardı. Hayvan bütün vücudunu taşımakta olduğu pençeli ayağında
ki kasları harekete geçirerek saldırıya geçmişti. On tonluk bu dinozor koşmaya
başladığında yer sarsılıyor, toz toprak birbirine karışıyordu. Spinasourus kısa
sürede avına yaklaşmış, hevesle keskin dışları olan ağızını açmıştı. Fakat ani
bir şekilde olduğu yerde dona kaldı.
Dinozor yine neler döndüğünü anlayamıyordu ama
karşısında ki canlılardan biraz daha iri omuzlu ve düz bir göğüs yapısına sahip
olanı, sağ kolunu öne çıkarmış, beş parmaklı avucunu dinozora doğrultmuştu.
Birkaç dakika sonra dev dinozorun toprakla olan bağlantısı koparak havaya doğru
yükselmeye başladı. Avuç içini dinozora doğru doğrultmuş olan canlı yeşil
gözlerini kısarak kolunu bir yay şeklinde ileri doğru savurdu. Aynı anda on tonluk
dinozorda istem dışı harekete geçti, hızlı bir şekilde uçtu ve iki yüz metre
uzaklıkta bulunan bir tepeliğe çakılı verdi. Çok kısa sürede havyan karnı aç
bir şekilde, can çekişerek öldü.
“Gezegen henüz hazır değil.” Dedi dinozoru öldüren
varlık.
Yan tarafında bulunan daha ince omuzlu, göğsü
yuvarlak çıkıntılı ve daha küçük yüz hatlarına sahip olan varlık etrafına
bakınmaya devam ederken “Ama daha fazla kaybedeceğimiz zamanımız yok.” Dedi.
“O halde tepkimeyi başlatmalıyız.” Diye önerde diğeri.
Bin metre yukarıda bulunan piramit’in zemininde ki
üçgen kapı bir kez daha açıldı ve beyaz ışığını tekrar yer yüzüne saldı. Çok
geçmeden de iki varlık bu ışığın içerisinden kayboldu, üçgen kapı kapandı ve
piramit gök yüzüne doğru yükselmeye başladı.
Piramit, gezegenin atmosferinden dışarı, uzay
boşluğuna çıktığında, yükselişini tamamladı ve olduğu yerde tekrar beklemeye
başladı. Birkaç dakika boyunca hiçbir hareketlilik olmadan bekleyişini
sürdürdü. Daha sonra diğer seferlerden farklı olarak bu sefer uçan piramit’in
runlu dış yüzeyi kırmızı ışıklar saçmaya başladı. Üçgenin zemininde ki kapak
bir kez daha açıldı ve bu sefer dışarı kırmızı, keskin bir ışık gezegene doğru
saldırıya geçti. Kapaktan, gezegene doğru uzanan kırmızı koridorun içinden,
siyah, on metre çapında, yuvarlak bir cisim düşüşe geçti. Birkaç dakika
içerisinde yuvarlak cisim toprakla buluştu.Yuvarlak cisimin yer yüzüne inişiyle
kırmızı ışık söndü ve uçan piramit’in kapağı tekrar kapandı.
Yuvarlak, siyah cisim ilk başta toprağın içine doğru
elli metre kadar derine indi. İnişi aniden durdu ve bütün toprağı kendi içine
doğru çekmeye başladı. Bir saniye sonra cisim, bir kilometrelik bütün alan
yutmaya başladı. Etrafta ne var ne yoksa cisime karşı koyamıyor, ona doğru
savrularak uçuyorlardı. Bu yutma işlemi o kadar hızlı gelişiyordu ki, üç saniye
içerisinden on kilometrelik alan yok olmuştu.
Yutma işlemi bittiğinde yuvarlak cisim bütün yuttuğu
enerjiyi dışarı saldı ve yaklaşık iki bin kilometrelik alanı aydınlatarak
infilak etti. Bu patlama o kadar güçlüydü ki bir atom bombasının on katı
büyüklüğündeydi. Bir saniye içerisinden bin kilometrelik alan yok olarak
yanmaya başladı. Patlama alanından daha sonra muhteşem bir rüzgar bütün
gezegene doğru yayıldı ve önüne çıkan bütün ağaç ve canlıları uçurarak bir
birine kattı. Rüzgar sadece gezegeni uçurup etrafa savurmuyor, içerisinden
radyasyon da taşıyordu. Gezegenin onda ikisi yok olmuş, geri kalanı da
radyoaktif bir zehirle yok oluşları garantiye alınmıştı.
Patlamanın gerçekleştiği alandan, atmosfere doğru
duman, radyasyon ve toprak karışımı, kahverengi bir gaz yükselmeye başladı. Bu
gaz atmosferin üçüncü katmanı olan mezosfer’e kadar yükseldi ve oradan
gezegenin geneline yayılmaya başladı.
Yıkımın sorumlusu olan piramit cisim uzay boşluğunda
durmaya devam ederken, kahverengi gaz atmosfere yayılışını sürdürdü. Daha sonra
cisim mavi bir şekilde tekrar ışıklar saçarak harekete geçti. Aynı yıkım
işlemini, gezegenin farklı dört bölgesinden daha uyguladı, dört farklı siyah,
yuvarlak tohum bıraktı. Daha sonra piramit cisim uçarak, gezegenin uydusu olan
Ay’a iniş yaptı ve orada derin bir uykuya yattı.
Bu yıkım işleminin sonucunda atmosferin üçüncü
katmanı tamamen kahverengi bir dumanla kaplandı. Güneş artık bu gezegene
ışınlarını ulaştıramıyordu. Güneşin ışınları, kahverengi duman tarafından
engellenirken, gezegenin içerisinden yıkım ve hayatın yok oluşu devam ediyordu.
Bu şekilde yüz yıllar geçti. Patlamalar son buldu ve güneş ışınlarının geçişine
izin vermeyen kahverengi gaz, sadece radyoaktif zehirin yükselerek atmosferi ve
gezegeni terk etmesine izin verdi.
Güneş ışınlarından yoksun kalan gezegen kendi
çekirdeği tarafından yanarak, yeni kara parçaları oluşturdu. Daha sonra yanma
işlemi son buldu. Kendi çekirdeğinden başka ısı kaynağı olmayan gezegen zaman
içerisinden bir soğuma sürecine girdi. Bu süreç sonucunda buzul çağ
gerçekleşti.
Beş milyon yıllık bir süreçten sonra, atmosferdeki
kahverengi gaz yok olmaya başladı. Yıllar sonra ilk güneş ışınları şu anda
kartopu şeklinde olan gezegeni tekrar ısıtmaya başladı. Zaman içerisinden
buzullar erirken, hareket ettikleri kayaları aşındırdılar. Büyük kaya
parçalarını sürükleyerek yerlerinden çok uzaklara taşıdılar. Erime işlemi yeni
kıtlara ve engin denizleri oluşturdu. Bu kıtalar ve denizler dünyanın çok uzun
yıllar boyunca sürdüreceği, mavi bir portre haline soktu.
Zaman içerisinden gezegene tekrar dönen güneş
ışınları ve suyun sayesinden bitkiler oluşmaya başladı, yeşil bozkırlar ve
ağaçlar kök saldı. Güneş bu oluşumu izliyordu fakat izleyen başka kimselerde
vardı.
Gezegenin yıkımı ve kendi kendini tekrar onarımı
boyunca, ay ve yüzeyindeki, derin uykusunda olan piramit sessizliğini korudu.
Fakat ilk yeşeren ağaçla birlikte cisim tekrar mavi ışık yayarak, gezegene
doğru uçuşa geçti. Atmosferden geçti ve yeryüzüne yaklaşarak, havada asılı
kaldı. Üçgen kapaklar bir kez daha açıldı ve beyaz ışınlar dışarı hücum etti.
Bu beyaz ışınlar, yıllar sonra iki varlığı tekrar gezegene ayak basmalarını
sağladı. Bu sefer bir şelalenin tepesinde ki bir çıkıntıda biti vermişlerdi.
Varlıklar bir süre yeniden şeklenmiş olan gezegeni
gözlemlediler. Her ikisi de telepatik olarak bir birilerine ‘gezegenin hazır olduğunu.’ Söylediler.
Daha ince yapılı olan varlık iki avucunu açarak dizleri üzerine çöktü ve havada
uçmakta olan piramit cisime doğru baktı. Birkaç saniye içerisinden avuçları
sarı bir şekilde parlamaya başladı. Varlık iki avucunu da bir araya
getirdiğinde, parmaklarının arasından sarı ışınlar sızdı. Kolları titredi,
alnında ki deri buruştu ve göz bebeksiz olan yeşil, ışıklar saçan gözleri
acıyla kısıldı. Avucunun içindeki sarı ışınlar son bulunca, varlığın çektiği
acıda sona erdi. Her iki avucunu da açtığında aynı boyutlarda fakat farklı
renklerde, içlerinde sıvı olan bir çift,
ağzı kapalı cam tüpler belirdi.
Sağ avucunda taşıdığı, mavi renkte ki sıvıyı
kendisinden biraz daha irice olana verdi. Diğer yeşil renkte, hafif bir şekilde
parlamakta olan sıvıyı ise avucunda tutarak ayağa kalktı. Her iki varlıkta bir
kaç saniye boyunca bir birlerine baktılar. Daha sonra her ikisi de kendi
tüplerinin kapaklarını açtılar ve kararlı bir şekilde ağızlarına götürüp
içtiler.
İlk birkaç saniye boyunca hareketsiz bir şekilde bir
birlerine bakmaya devam ettiler. Daha sonra her ikisi de hemen hemen aynı
saniyeler içerisinde acıyla feryat ederek oldukları yere yıkıldılar.
Varlıkların bedenleri sanki içten, yok edici bir alevle yanıyormuşçasına, kül
haline gelerek yavaş yavaş yok oldular. Bedenden kopan kül taneleri rüzgarla
birlikte havaya saçıldı. Vücutlarının bir kısmı şelaleden aşağı düştü ve
milyonlarca parçacığa ayrılarak toz halinde bütün suya karıştılar. İki
varlığında bedeni defalarca daha küçük moleküllere ayrılarak parçalandılar. En
sonunda, bir birinden farklı yeşil ve mavi renkte olan, gözle görülemeyecek,
karşıt iki atom haline geldiler. Bu bir birinin zıttı iki atom, rüzgar ve nehir
aracılığıyla bütün gezegene zaman içerisinde yayıldılar. Atom parçaları
gezegene yayılırken, havada beklemekte olan piramit cisim, sessizliğini bozarak
harekete geçti. Bu sefer cisim, diğer seferlerden farklı olarak, runlu
şekilleri sarı ışıklar saçarak uzay boşluğuna doğru hızla, gezegeni bir daha
görmemek üzere çok uzaklara gitti.
Milyonlarca yıl sonra bu iki atom birleşti. Oldukça
uzun bir zaman dilimi sonrasında bu atoma ‘tanrı
parçacığı’ ismini verilecekti. İşte bu parçacık zaman içerisinden tepkimeye
girecek, ilk başlarda ufak mikroorganizmalar haline gelecek, bir çok çeşitte
canlı yaratacak, daha sonraları en mükemmel hallini alarak insan ırkını oluşturacaktı.
İnsanlar, kısa ömürleri boyunca dinozor kalıntıları
bulacaklardı. Onların yok oluşunu bir meteorun neden olduğunu, buzul çağının
yaşanmasının nedenini olarak da; güneş ışınlarının dengesiz gelişi
varsayacaklardı. Piramitlerin neden o şekilde inşa edildiklerini asla
öğrenemeyeceklerdi. Mayaların gizemli bilgilerinin kaynağını hiçbir zaman
bulamayacaklardı.
Peki gezegeni önce yok olmanın eşiğine getirip daha
sonra, insan ırkı için yaşanabilecek bir hale getiren o varlıklar neydi? Biz
insan oğlunun atası mıydı? Yoksa
bizim yaratıcılarımız mıydı? Bu soruların cevapları ilk tanrı parçacığı oluşurken,
galaksinin çok uzak bir bölgesine uçarak uzaklaşmış olan üçgen piramitte içindeydi.
