20 Ağustos 2013 Salı

Yaratıcı

            Diğer her gün olduğu gibi bu günde nehir, sabahın ilk ışıklarıyla kendi hızını yakalamış akmaktaydı. Güneşin gönderdiği sıcak ve parlak ışınlar, nehirin yüzeyine çarpmakta, oradan da etrafa yansımaktaydı. Nehirin derinliği beş metre kadar vardı ve içinde bir çok canlı barındırmaktaydı. Fakat şu anda huzur içinde yüzmekte olan su canlıları, yüzeyden yaklaşmakta olan tehlikeli gölgeyi sezmiş ve kaçışmaya başlamışlardı.
Suyun içinde, yüzeye doğru bakıldığında devasa bir yırtıcının silüeti belirdi. İlk başta nehirin sığı kısmına devasa büyüklükte, üç tırnaklı pençeli bir çift ayak giriş yaptı. Daha sonra onları iki metre uzunluğunda, dar çeneli ve konu şeklinde sıralanmış dişlerin bulunduğu bir ağız izledi. Bu ince ağız yapısı bir timsahınkine benzese de, bir timsah on tonluk ve on yedi metre uzunluğunda ki bu dinozorun yanında cüce gibi kalırdı. Bu dinozor yaşanmakta olan şu zamana egemen olan Spinasourusdu.
            Spinasourus bir avcıydı ama genelde suda avlanıyordu. Yunus balıkları üremek için tatlı su nehirlerine, açık denizlerden göç ederlerdi. Üreme mevsiminin başlamasıyla bu tatlı su, yunus balıklarıyla doluyordu. Spinasourus için mükemmel bir av fırsatıydı. Devasa çenesini suyun içinde sabırla bekletti. Bütün kafası suyun içinde değildi. Burun delikleri kafasına yakın bir bölgedeydi, bu şekilde çenesi suyun içersindeyken rahatça nefes alabiliyordu. Uzun, yırtıcı ağzı suyun içinde yaklaşmakta olan yunusları bekliyordu. Dinozorun gözleri suyun altını çok net göremiyordu fakat üst çenesinin ön kısmı sinüslü bir yapıya sahipti. Bu sinüsler ona suyun altında ki basınç farklılıklarını algılamasını sağlıyordu. Bu algılayıcılar avları algılamasına yardımcı oluyor ve onu suda avlanmaya çok uygun bir hale getiriyordu.
Nehir boyunca yukarı doğru yüzmekte olan yunusları algıladığında, dev hayvanın kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Suyun içerisindeki çenesini hareketsiz bir şekilde açarak, sabırla avını bekledi. Fakat ani bir değişiklikle, yunuslar tekrar engin denizlere doğru kaçmaya başladılar. Spinasourus suyun içindeki değişimleri algılamaya çalışıyordu fakat üzerine bir gölge düşmeye başladığında, dev yırtıcı ağızını suyun içerisinden çıkardı ve gök yüzüne baktı.
            Gökyüzünü yaklaşık bir kilometre uzunluğunda, siyah renkte bir cisim uçmaktaydı. Üçgen şeklindeydi ve daha çok bir piramit’e benzemekteydi. Piramit’in üzeri ilginç, devasa runlar, kabartmalarla doluydu. Bu üçgen cisim havada ilerleyişini sürdürürken etrafa mavi bir ışık yayıyordu. Fakat birkaç dakika sonra cisim durdu ve mavi ışıklar yerini yeşil rengine bıraktı. İlginç şekilli runik yazılardan yeşil ışınlar süzülüyordu. Bir kilometre uzunluğunda ki cisimin altında kalan bütün alan güneş ışığından mahrum kalmıştı. Alanı aydınlatan tek ışık ise üçgen cisimden yayılan yeşil ışıktı.
Üçgen cisim gökyüzündeki bulunduğu yerde durmaya devam ederken, düz olan alt zemininde üçgen bir kapı açıldı ve yeryüzüne doğru beyaz bir ışık hücuma geçti. Bu beyaz ışık tamda spinasourus’un yakınında toprağa temas etti. Hayvan etrafında gelişmekte olan bu ilginç olaylar karşısında hiçbir tepki vermiyor, ne olduğunu anlayamıyordu. Tek düşündüğü şey güzel bir öğünü kaçırmış olduğuydu.
            Fakat beyaz ışık yavaşça sönmeye başladığında, içinden hemen hemen aynı ölçülerde iki silüet belirmeye başlamıştı. Boyutları yaklaşık dört beş metre kadardı. Yuvarlak bir kafa yapıları, birer çift ayakları, elleri, kulakları ve gözleri vardı (ki bu gözler yeşil bir renkte ışık yaymaktaydı). Tek bir ağızları ve burunları vardı. En önemli noktaysa; canlıydılar ! Nefes alıyorlardı ve oldukları yerde durarak etraflarına bakıyorlardı. Derilerinin pembemsi bir renkteydi. Etrafta yoğunlukla bulunmakta olan pullu dinozorlardan oldukça farklıydılar.
Spinasourus açtı. Sabah kahvaltısı anlayamadığı nedenlerden dolayı ellinden kaçmıştı ve en yakında oldukça savunmasız görünen yeni bir çift av vardı. Hayvan bütün vücudunu taşımakta olduğu pençeli ayağında ki kasları harekete geçirerek saldırıya geçmişti. On tonluk bu dinozor koşmaya başladığında yer sarsılıyor, toz toprak birbirine karışıyordu. Spinasourus kısa sürede avına yaklaşmış, hevesle keskin dışları olan ağızını açmıştı. Fakat ani bir şekilde olduğu yerde dona kaldı.
Dinozor yine neler döndüğünü anlayamıyordu ama karşısında ki canlılardan biraz daha iri omuzlu ve düz bir göğüs yapısına sahip olanı, sağ kolunu öne çıkarmış, beş parmaklı avucunu dinozora doğrultmuştu. Birkaç dakika sonra dev dinozorun toprakla olan bağlantısı koparak havaya doğru yükselmeye başladı. Avuç içini dinozora doğru doğrultmuş olan canlı yeşil gözlerini kısarak kolunu bir yay şeklinde ileri doğru savurdu. Aynı anda on tonluk dinozorda istem dışı harekete geçti, hızlı bir şekilde uçtu ve iki yüz metre uzaklıkta bulunan bir tepeliğe çakılı verdi. Çok kısa sürede havyan karnı aç bir şekilde, can çekişerek öldü.
“Gezegen henüz hazır değil.” Dedi dinozoru öldüren varlık.
Yan tarafında bulunan daha ince omuzlu, göğsü yuvarlak çıkıntılı ve daha küçük yüz hatlarına sahip olan varlık etrafına bakınmaya devam ederken “Ama daha fazla kaybedeceğimiz zamanımız yok.” Dedi.
“O halde tepkimeyi başlatmalıyız.” Diye önerde diğeri.
Bin metre yukarıda bulunan piramit’in zemininde ki üçgen kapı bir kez daha açıldı ve beyaz ışığını tekrar yer yüzüne saldı. Çok geçmeden de iki varlık bu ışığın içerisinden kayboldu, üçgen kapı kapandı ve piramit gök yüzüne doğru yükselmeye başladı.
Piramit, gezegenin atmosferinden dışarı, uzay boşluğuna çıktığında, yükselişini tamamladı ve olduğu yerde tekrar beklemeye başladı. Birkaç dakika boyunca hiçbir hareketlilik olmadan bekleyişini sürdürdü. Daha sonra diğer seferlerden farklı olarak bu sefer uçan piramit’in runlu dış yüzeyi kırmızı ışıklar saçmaya başladı. Üçgenin zemininde ki kapak bir kez daha açıldı ve bu sefer dışarı kırmızı, keskin bir ışık gezegene doğru saldırıya geçti. Kapaktan, gezegene doğru uzanan kırmızı koridorun içinden, siyah, on metre çapında, yuvarlak bir cisim düşüşe geçti. Birkaç dakika içerisinde yuvarlak cisim toprakla buluştu.Yuvarlak cisimin yer yüzüne inişiyle kırmızı ışık söndü ve uçan piramit’in kapağı tekrar kapandı.
Yuvarlak, siyah cisim ilk başta toprağın içine doğru elli metre kadar derine indi. İnişi aniden durdu ve bütün toprağı kendi içine doğru çekmeye başladı. Bir saniye sonra cisim, bir kilometrelik bütün alan yutmaya başladı. Etrafta ne var ne yoksa cisime karşı koyamıyor, ona doğru savrularak uçuyorlardı. Bu yutma işlemi o kadar hızlı gelişiyordu ki, üç saniye içerisinden on kilometrelik alan yok olmuştu.
Yutma işlemi bittiğinde yuvarlak cisim bütün yuttuğu enerjiyi dışarı saldı ve yaklaşık iki bin kilometrelik alanı aydınlatarak infilak etti. Bu patlama o kadar güçlüydü ki bir atom bombasının on katı büyüklüğündeydi. Bir saniye içerisinden bin kilometrelik alan yok olarak yanmaya başladı. Patlama alanından daha sonra muhteşem bir rüzgar bütün gezegene doğru yayıldı ve önüne çıkan bütün ağaç ve canlıları uçurarak bir birine kattı. Rüzgar sadece gezegeni uçurup etrafa savurmuyor, içerisinden radyasyon da taşıyordu. Gezegenin onda ikisi yok olmuş, geri kalanı da radyoaktif bir zehirle yok oluşları garantiye alınmıştı.
Patlamanın gerçekleştiği alandan, atmosfere doğru duman, radyasyon ve toprak karışımı, kahverengi bir gaz yükselmeye başladı. Bu gaz atmosferin üçüncü katmanı olan mezosfer’e kadar yükseldi ve oradan gezegenin geneline yayılmaya başladı.
Yıkımın sorumlusu olan piramit cisim uzay boşluğunda durmaya devam ederken, kahverengi gaz atmosfere yayılışını sürdürdü. Daha sonra cisim mavi bir şekilde tekrar ışıklar saçarak harekete geçti. Aynı yıkım işlemini, gezegenin farklı dört bölgesinden daha uyguladı, dört farklı siyah, yuvarlak tohum bıraktı. Daha sonra piramit cisim uçarak, gezegenin uydusu olan Ay’a iniş yaptı ve orada derin bir uykuya yattı.
Bu yıkım işleminin sonucunda atmosferin üçüncü katmanı tamamen kahverengi bir dumanla kaplandı. Güneş artık bu gezegene ışınlarını ulaştıramıyordu. Güneşin ışınları, kahverengi duman tarafından engellenirken, gezegenin içerisinden yıkım ve hayatın yok oluşu devam ediyordu. Bu şekilde yüz yıllar geçti. Patlamalar son buldu ve güneş ışınlarının geçişine izin vermeyen kahverengi gaz, sadece radyoaktif zehirin yükselerek atmosferi ve gezegeni terk etmesine izin verdi.
Güneş ışınlarından yoksun kalan gezegen kendi çekirdeği tarafından yanarak, yeni kara parçaları oluşturdu. Daha sonra yanma işlemi son buldu. Kendi çekirdeğinden başka ısı kaynağı olmayan gezegen zaman içerisinden bir soğuma sürecine girdi. Bu süreç sonucunda buzul çağ gerçekleşti.
Beş milyon yıllık bir süreçten sonra, atmosferdeki kahverengi gaz yok olmaya başladı. Yıllar sonra ilk güneş ışınları şu anda kartopu şeklinde olan gezegeni tekrar ısıtmaya başladı. Zaman içerisinden buzullar erirken, hareket ettikleri kayaları aşındırdılar. Büyük kaya parçalarını sürükleyerek yerlerinden çok uzaklara taşıdılar. Erime işlemi yeni kıtlara ve engin denizleri oluşturdu. Bu kıtalar ve denizler dünyanın çok uzun yıllar boyunca sürdüreceği, mavi bir portre haline soktu.
Zaman içerisinden gezegene tekrar dönen güneş ışınları ve suyun sayesinden bitkiler oluşmaya başladı, yeşil bozkırlar ve ağaçlar kök saldı. Güneş bu oluşumu izliyordu fakat izleyen başka kimselerde vardı.
Gezegenin yıkımı ve kendi kendini tekrar onarımı boyunca, ay ve yüzeyindeki, derin uykusunda olan piramit sessizliğini korudu. Fakat ilk yeşeren ağaçla birlikte cisim tekrar mavi ışık yayarak, gezegene doğru uçuşa geçti. Atmosferden geçti ve yeryüzüne yaklaşarak, havada asılı kaldı. Üçgen kapaklar bir kez daha açıldı ve beyaz ışınlar dışarı hücum etti. Bu beyaz ışınlar, yıllar sonra iki varlığı tekrar gezegene ayak basmalarını sağladı. Bu sefer bir şelalenin tepesinde ki bir çıkıntıda biti vermişlerdi.
Varlıklar bir süre yeniden şeklenmiş olan gezegeni gözlemlediler. Her ikisi de telepatik olarak bir birilerine ‘gezegenin hazır olduğunu.’ Söylediler. Daha ince yapılı olan varlık iki avucunu açarak dizleri üzerine çöktü ve havada uçmakta olan piramit cisime doğru baktı. Birkaç saniye içerisinden avuçları sarı bir şekilde parlamaya başladı. Varlık iki avucunu da bir araya getirdiğinde, parmaklarının arasından sarı ışınlar sızdı. Kolları titredi, alnında ki deri buruştu ve göz bebeksiz olan yeşil, ışıklar saçan gözleri acıyla kısıldı. Avucunun içindeki sarı ışınlar son bulunca, varlığın çektiği acıda sona erdi. Her iki avucunu da açtığında aynı boyutlarda fakat farklı renklerde, içlerinde sıvı olan bir çift,  ağzı kapalı cam tüpler belirdi.
Sağ avucunda taşıdığı, mavi renkte ki sıvıyı kendisinden biraz daha irice olana verdi. Diğer yeşil renkte, hafif bir şekilde parlamakta olan sıvıyı ise avucunda tutarak ayağa kalktı. Her iki varlıkta bir kaç saniye boyunca bir birlerine baktılar. Daha sonra her ikisi de kendi tüplerinin kapaklarını açtılar ve kararlı bir şekilde ağızlarına götürüp içtiler.
İlk birkaç saniye boyunca hareketsiz bir şekilde bir birlerine bakmaya devam ettiler. Daha sonra her ikisi de hemen hemen aynı saniyeler içerisinde acıyla feryat ederek oldukları yere yıkıldılar. Varlıkların bedenleri sanki içten, yok edici bir alevle yanıyormuşçasına, kül haline gelerek yavaş yavaş yok oldular. Bedenden kopan kül taneleri rüzgarla birlikte havaya saçıldı. Vücutlarının bir kısmı şelaleden aşağı düştü ve milyonlarca parçacığa ayrılarak toz halinde bütün suya karıştılar. İki varlığında bedeni defalarca daha küçük moleküllere ayrılarak parçalandılar. En sonunda, bir birinden farklı yeşil ve mavi renkte olan, gözle görülemeyecek, karşıt iki atom haline geldiler. Bu bir birinin zıttı iki atom, rüzgar ve nehir aracılığıyla bütün gezegene zaman içerisinde yayıldılar. Atom parçaları gezegene yayılırken, havada beklemekte olan piramit cisim, sessizliğini bozarak harekete geçti. Bu sefer cisim, diğer seferlerden farklı olarak, runlu şekilleri sarı ışıklar saçarak uzay boşluğuna doğru hızla, gezegeni bir daha görmemek üzere çok uzaklara gitti.
Milyonlarca yıl sonra bu iki atom birleşti. Oldukça uzun bir zaman dilimi sonrasında bu atoma ‘tanrı parçacığı’ ismini verilecekti. İşte bu parçacık zaman içerisinden tepkimeye girecek, ilk başlarda ufak mikroorganizmalar haline gelecek, bir çok çeşitte canlı yaratacak, daha sonraları en mükemmel hallini alarak insan ırkını oluşturacaktı.
İnsanlar, kısa ömürleri boyunca dinozor kalıntıları bulacaklardı. Onların yok oluşunu bir meteorun neden olduğunu, buzul çağının yaşanmasının nedenini olarak da; güneş ışınlarının dengesiz gelişi varsayacaklardı. Piramitlerin neden o şekilde inşa edildiklerini asla öğrenemeyeceklerdi. Mayaların gizemli bilgilerinin kaynağını hiçbir zaman bulamayacaklardı.
Peki gezegeni önce yok olmanın eşiğine getirip daha sonra, insan ırkı için yaşanabilecek bir hale getiren o varlıklar neydi? Biz insan oğlunun atası mıydı? Yoksa bizim yaratıcılarımız mıydı? Bu soruların cevapları ilk tanrı parçacığı oluşurken, galaksinin çok uzak bir bölgesine uçarak uzaklaşmış olan üçgen piramitte içindeydi.