28 Eylül 2013 Cumartesi

Peki ya şimdi ?

Mutlaka sizde demişsinizdir; "peki, şimdi ne olacak ?" bu soru öyle ilginç zamanlarda karşınıza gelir ki ne yapacağınızı yada ne olacağını bilemezsiniz. Bazen bir dizinin bölüm sonunda bu soru ile karşılaşırsınız. Bazende takımınız çok önemli bir maçı kaybettiğinde. Bazende sevdiğiniz kişinin yanından belirsizlik içerisinde ayrıldığınızda. Durum nasıl ve ne şekilde olduğu önemli değildir. "Peki, şimdi ne olacak?" dediğiniz zaman bir bombanın fitilini çekmişsinizdir. Beyninizde bu soruyla defalarca patlar, patlar ve patlamaya devam eder.Taki sorunun cevabına ulaşıncaya dek. Özellikle aklınızda bu soruyla yatağa girmişseniz vay halinize. Uyumak bir yana dursun, salak salak karanlığa bakmak, yatakta milyonlarca defa dönmek bu sorunun insan bünyesinde oluşturduğu yan etkilerdi. "Peki, şimdi ne olacak?" sorusu aslında tamamen belirsizliktir. Belirsizlik akıbetinde bir öğrenme ihtiyacı ortaya çıkarır. Sorunun cevabını bulmak için o acınası durumda aciz beyniniz bir cevap arar. Defalarca düşünür, tahmin etmeye çalışır yada bir çözüm arar. Ama fark ettim ki bu soruyu ne zaman sorsam cevabı ben bulamıyorum. Cevap hep benim dışımda olan bir kaynaktan geliyor. Bazen dizinin yeni bölümünde, bazen çok sevdiğim takımımın tekrar maç kazanmaya başladığında, bazende o kişinin gelip bir açıklama yaptığında. 
Bu soruya iyi-kötü bir cevap bulabildiseniz sizler şanslı olanlardansınızdır. Birde benim gibi, aklında bu sorunun cevabına ulaşamayacak çaresizler vardır. Hepinize hayırlı olsun diyorum. Şimdi beynimizde bu parazit ile yaşamaya başlayalım. Eğer şansımız varsa birisi gelir ve bu paraziti bizden söker alır. Eğer alan olmazsa bu parazit ileride "keşke bir çözüm yolu bulsaydım." cevabını getirecektir. Benden size öneri "KEŞKE" kelimesini kullanmayın. Çünkü "keşke" - "belkinin" zıttıdır. "keşke" pişmanlıken "belki" belirsizliktir. Ben pişman olacağıma belirsiz kalmayı tercih edenlerdenim.

20 Ağustos 2013 Salı

Yaratıcı

            Diğer her gün olduğu gibi bu günde nehir, sabahın ilk ışıklarıyla kendi hızını yakalamış akmaktaydı. Güneşin gönderdiği sıcak ve parlak ışınlar, nehirin yüzeyine çarpmakta, oradan da etrafa yansımaktaydı. Nehirin derinliği beş metre kadar vardı ve içinde bir çok canlı barındırmaktaydı. Fakat şu anda huzur içinde yüzmekte olan su canlıları, yüzeyden yaklaşmakta olan tehlikeli gölgeyi sezmiş ve kaçışmaya başlamışlardı.
Suyun içinde, yüzeye doğru bakıldığında devasa bir yırtıcının silüeti belirdi. İlk başta nehirin sığı kısmına devasa büyüklükte, üç tırnaklı pençeli bir çift ayak giriş yaptı. Daha sonra onları iki metre uzunluğunda, dar çeneli ve konu şeklinde sıralanmış dişlerin bulunduğu bir ağız izledi. Bu ince ağız yapısı bir timsahınkine benzese de, bir timsah on tonluk ve on yedi metre uzunluğunda ki bu dinozorun yanında cüce gibi kalırdı. Bu dinozor yaşanmakta olan şu zamana egemen olan Spinasourusdu.
            Spinasourus bir avcıydı ama genelde suda avlanıyordu. Yunus balıkları üremek için tatlı su nehirlerine, açık denizlerden göç ederlerdi. Üreme mevsiminin başlamasıyla bu tatlı su, yunus balıklarıyla doluyordu. Spinasourus için mükemmel bir av fırsatıydı. Devasa çenesini suyun içinde sabırla bekletti. Bütün kafası suyun içinde değildi. Burun delikleri kafasına yakın bir bölgedeydi, bu şekilde çenesi suyun içersindeyken rahatça nefes alabiliyordu. Uzun, yırtıcı ağzı suyun içinde yaklaşmakta olan yunusları bekliyordu. Dinozorun gözleri suyun altını çok net göremiyordu fakat üst çenesinin ön kısmı sinüslü bir yapıya sahipti. Bu sinüsler ona suyun altında ki basınç farklılıklarını algılamasını sağlıyordu. Bu algılayıcılar avları algılamasına yardımcı oluyor ve onu suda avlanmaya çok uygun bir hale getiriyordu.
Nehir boyunca yukarı doğru yüzmekte olan yunusları algıladığında, dev hayvanın kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Suyun içerisindeki çenesini hareketsiz bir şekilde açarak, sabırla avını bekledi. Fakat ani bir değişiklikle, yunuslar tekrar engin denizlere doğru kaçmaya başladılar. Spinasourus suyun içindeki değişimleri algılamaya çalışıyordu fakat üzerine bir gölge düşmeye başladığında, dev yırtıcı ağızını suyun içerisinden çıkardı ve gök yüzüne baktı.
            Gökyüzünü yaklaşık bir kilometre uzunluğunda, siyah renkte bir cisim uçmaktaydı. Üçgen şeklindeydi ve daha çok bir piramit’e benzemekteydi. Piramit’in üzeri ilginç, devasa runlar, kabartmalarla doluydu. Bu üçgen cisim havada ilerleyişini sürdürürken etrafa mavi bir ışık yayıyordu. Fakat birkaç dakika sonra cisim durdu ve mavi ışıklar yerini yeşil rengine bıraktı. İlginç şekilli runik yazılardan yeşil ışınlar süzülüyordu. Bir kilometre uzunluğunda ki cisimin altında kalan bütün alan güneş ışığından mahrum kalmıştı. Alanı aydınlatan tek ışık ise üçgen cisimden yayılan yeşil ışıktı.
Üçgen cisim gökyüzündeki bulunduğu yerde durmaya devam ederken, düz olan alt zemininde üçgen bir kapı açıldı ve yeryüzüne doğru beyaz bir ışık hücuma geçti. Bu beyaz ışık tamda spinasourus’un yakınında toprağa temas etti. Hayvan etrafında gelişmekte olan bu ilginç olaylar karşısında hiçbir tepki vermiyor, ne olduğunu anlayamıyordu. Tek düşündüğü şey güzel bir öğünü kaçırmış olduğuydu.
            Fakat beyaz ışık yavaşça sönmeye başladığında, içinden hemen hemen aynı ölçülerde iki silüet belirmeye başlamıştı. Boyutları yaklaşık dört beş metre kadardı. Yuvarlak bir kafa yapıları, birer çift ayakları, elleri, kulakları ve gözleri vardı (ki bu gözler yeşil bir renkte ışık yaymaktaydı). Tek bir ağızları ve burunları vardı. En önemli noktaysa; canlıydılar ! Nefes alıyorlardı ve oldukları yerde durarak etraflarına bakıyorlardı. Derilerinin pembemsi bir renkteydi. Etrafta yoğunlukla bulunmakta olan pullu dinozorlardan oldukça farklıydılar.
Spinasourus açtı. Sabah kahvaltısı anlayamadığı nedenlerden dolayı ellinden kaçmıştı ve en yakında oldukça savunmasız görünen yeni bir çift av vardı. Hayvan bütün vücudunu taşımakta olduğu pençeli ayağında ki kasları harekete geçirerek saldırıya geçmişti. On tonluk bu dinozor koşmaya başladığında yer sarsılıyor, toz toprak birbirine karışıyordu. Spinasourus kısa sürede avına yaklaşmış, hevesle keskin dışları olan ağızını açmıştı. Fakat ani bir şekilde olduğu yerde dona kaldı.
Dinozor yine neler döndüğünü anlayamıyordu ama karşısında ki canlılardan biraz daha iri omuzlu ve düz bir göğüs yapısına sahip olanı, sağ kolunu öne çıkarmış, beş parmaklı avucunu dinozora doğrultmuştu. Birkaç dakika sonra dev dinozorun toprakla olan bağlantısı koparak havaya doğru yükselmeye başladı. Avuç içini dinozora doğru doğrultmuş olan canlı yeşil gözlerini kısarak kolunu bir yay şeklinde ileri doğru savurdu. Aynı anda on tonluk dinozorda istem dışı harekete geçti, hızlı bir şekilde uçtu ve iki yüz metre uzaklıkta bulunan bir tepeliğe çakılı verdi. Çok kısa sürede havyan karnı aç bir şekilde, can çekişerek öldü.
“Gezegen henüz hazır değil.” Dedi dinozoru öldüren varlık.
Yan tarafında bulunan daha ince omuzlu, göğsü yuvarlak çıkıntılı ve daha küçük yüz hatlarına sahip olan varlık etrafına bakınmaya devam ederken “Ama daha fazla kaybedeceğimiz zamanımız yok.” Dedi.
“O halde tepkimeyi başlatmalıyız.” Diye önerde diğeri.
Bin metre yukarıda bulunan piramit’in zemininde ki üçgen kapı bir kez daha açıldı ve beyaz ışığını tekrar yer yüzüne saldı. Çok geçmeden de iki varlık bu ışığın içerisinden kayboldu, üçgen kapı kapandı ve piramit gök yüzüne doğru yükselmeye başladı.
Piramit, gezegenin atmosferinden dışarı, uzay boşluğuna çıktığında, yükselişini tamamladı ve olduğu yerde tekrar beklemeye başladı. Birkaç dakika boyunca hiçbir hareketlilik olmadan bekleyişini sürdürdü. Daha sonra diğer seferlerden farklı olarak bu sefer uçan piramit’in runlu dış yüzeyi kırmızı ışıklar saçmaya başladı. Üçgenin zemininde ki kapak bir kez daha açıldı ve bu sefer dışarı kırmızı, keskin bir ışık gezegene doğru saldırıya geçti. Kapaktan, gezegene doğru uzanan kırmızı koridorun içinden, siyah, on metre çapında, yuvarlak bir cisim düşüşe geçti. Birkaç dakika içerisinde yuvarlak cisim toprakla buluştu.Yuvarlak cisimin yer yüzüne inişiyle kırmızı ışık söndü ve uçan piramit’in kapağı tekrar kapandı.
Yuvarlak, siyah cisim ilk başta toprağın içine doğru elli metre kadar derine indi. İnişi aniden durdu ve bütün toprağı kendi içine doğru çekmeye başladı. Bir saniye sonra cisim, bir kilometrelik bütün alan yutmaya başladı. Etrafta ne var ne yoksa cisime karşı koyamıyor, ona doğru savrularak uçuyorlardı. Bu yutma işlemi o kadar hızlı gelişiyordu ki, üç saniye içerisinden on kilometrelik alan yok olmuştu.
Yutma işlemi bittiğinde yuvarlak cisim bütün yuttuğu enerjiyi dışarı saldı ve yaklaşık iki bin kilometrelik alanı aydınlatarak infilak etti. Bu patlama o kadar güçlüydü ki bir atom bombasının on katı büyüklüğündeydi. Bir saniye içerisinden bin kilometrelik alan yok olarak yanmaya başladı. Patlama alanından daha sonra muhteşem bir rüzgar bütün gezegene doğru yayıldı ve önüne çıkan bütün ağaç ve canlıları uçurarak bir birine kattı. Rüzgar sadece gezegeni uçurup etrafa savurmuyor, içerisinden radyasyon da taşıyordu. Gezegenin onda ikisi yok olmuş, geri kalanı da radyoaktif bir zehirle yok oluşları garantiye alınmıştı.
Patlamanın gerçekleştiği alandan, atmosfere doğru duman, radyasyon ve toprak karışımı, kahverengi bir gaz yükselmeye başladı. Bu gaz atmosferin üçüncü katmanı olan mezosfer’e kadar yükseldi ve oradan gezegenin geneline yayılmaya başladı.
Yıkımın sorumlusu olan piramit cisim uzay boşluğunda durmaya devam ederken, kahverengi gaz atmosfere yayılışını sürdürdü. Daha sonra cisim mavi bir şekilde tekrar ışıklar saçarak harekete geçti. Aynı yıkım işlemini, gezegenin farklı dört bölgesinden daha uyguladı, dört farklı siyah, yuvarlak tohum bıraktı. Daha sonra piramit cisim uçarak, gezegenin uydusu olan Ay’a iniş yaptı ve orada derin bir uykuya yattı.
Bu yıkım işleminin sonucunda atmosferin üçüncü katmanı tamamen kahverengi bir dumanla kaplandı. Güneş artık bu gezegene ışınlarını ulaştıramıyordu. Güneşin ışınları, kahverengi duman tarafından engellenirken, gezegenin içerisinden yıkım ve hayatın yok oluşu devam ediyordu. Bu şekilde yüz yıllar geçti. Patlamalar son buldu ve güneş ışınlarının geçişine izin vermeyen kahverengi gaz, sadece radyoaktif zehirin yükselerek atmosferi ve gezegeni terk etmesine izin verdi.
Güneş ışınlarından yoksun kalan gezegen kendi çekirdeği tarafından yanarak, yeni kara parçaları oluşturdu. Daha sonra yanma işlemi son buldu. Kendi çekirdeğinden başka ısı kaynağı olmayan gezegen zaman içerisinden bir soğuma sürecine girdi. Bu süreç sonucunda buzul çağ gerçekleşti.
Beş milyon yıllık bir süreçten sonra, atmosferdeki kahverengi gaz yok olmaya başladı. Yıllar sonra ilk güneş ışınları şu anda kartopu şeklinde olan gezegeni tekrar ısıtmaya başladı. Zaman içerisinden buzullar erirken, hareket ettikleri kayaları aşındırdılar. Büyük kaya parçalarını sürükleyerek yerlerinden çok uzaklara taşıdılar. Erime işlemi yeni kıtlara ve engin denizleri oluşturdu. Bu kıtalar ve denizler dünyanın çok uzun yıllar boyunca sürdüreceği, mavi bir portre haline soktu.
Zaman içerisinden gezegene tekrar dönen güneş ışınları ve suyun sayesinden bitkiler oluşmaya başladı, yeşil bozkırlar ve ağaçlar kök saldı. Güneş bu oluşumu izliyordu fakat izleyen başka kimselerde vardı.
Gezegenin yıkımı ve kendi kendini tekrar onarımı boyunca, ay ve yüzeyindeki, derin uykusunda olan piramit sessizliğini korudu. Fakat ilk yeşeren ağaçla birlikte cisim tekrar mavi ışık yayarak, gezegene doğru uçuşa geçti. Atmosferden geçti ve yeryüzüne yaklaşarak, havada asılı kaldı. Üçgen kapaklar bir kez daha açıldı ve beyaz ışınlar dışarı hücum etti. Bu beyaz ışınlar, yıllar sonra iki varlığı tekrar gezegene ayak basmalarını sağladı. Bu sefer bir şelalenin tepesinde ki bir çıkıntıda biti vermişlerdi.
Varlıklar bir süre yeniden şeklenmiş olan gezegeni gözlemlediler. Her ikisi de telepatik olarak bir birilerine ‘gezegenin hazır olduğunu.’ Söylediler. Daha ince yapılı olan varlık iki avucunu açarak dizleri üzerine çöktü ve havada uçmakta olan piramit cisime doğru baktı. Birkaç saniye içerisinden avuçları sarı bir şekilde parlamaya başladı. Varlık iki avucunu da bir araya getirdiğinde, parmaklarının arasından sarı ışınlar sızdı. Kolları titredi, alnında ki deri buruştu ve göz bebeksiz olan yeşil, ışıklar saçan gözleri acıyla kısıldı. Avucunun içindeki sarı ışınlar son bulunca, varlığın çektiği acıda sona erdi. Her iki avucunu da açtığında aynı boyutlarda fakat farklı renklerde, içlerinde sıvı olan bir çift,  ağzı kapalı cam tüpler belirdi.
Sağ avucunda taşıdığı, mavi renkte ki sıvıyı kendisinden biraz daha irice olana verdi. Diğer yeşil renkte, hafif bir şekilde parlamakta olan sıvıyı ise avucunda tutarak ayağa kalktı. Her iki varlıkta bir kaç saniye boyunca bir birlerine baktılar. Daha sonra her ikisi de kendi tüplerinin kapaklarını açtılar ve kararlı bir şekilde ağızlarına götürüp içtiler.
İlk birkaç saniye boyunca hareketsiz bir şekilde bir birlerine bakmaya devam ettiler. Daha sonra her ikisi de hemen hemen aynı saniyeler içerisinde acıyla feryat ederek oldukları yere yıkıldılar. Varlıkların bedenleri sanki içten, yok edici bir alevle yanıyormuşçasına, kül haline gelerek yavaş yavaş yok oldular. Bedenden kopan kül taneleri rüzgarla birlikte havaya saçıldı. Vücutlarının bir kısmı şelaleden aşağı düştü ve milyonlarca parçacığa ayrılarak toz halinde bütün suya karıştılar. İki varlığında bedeni defalarca daha küçük moleküllere ayrılarak parçalandılar. En sonunda, bir birinden farklı yeşil ve mavi renkte olan, gözle görülemeyecek, karşıt iki atom haline geldiler. Bu bir birinin zıttı iki atom, rüzgar ve nehir aracılığıyla bütün gezegene zaman içerisinde yayıldılar. Atom parçaları gezegene yayılırken, havada beklemekte olan piramit cisim, sessizliğini bozarak harekete geçti. Bu sefer cisim, diğer seferlerden farklı olarak, runlu şekilleri sarı ışıklar saçarak uzay boşluğuna doğru hızla, gezegeni bir daha görmemek üzere çok uzaklara gitti.
Milyonlarca yıl sonra bu iki atom birleşti. Oldukça uzun bir zaman dilimi sonrasında bu atoma ‘tanrı parçacığı’ ismini verilecekti. İşte bu parçacık zaman içerisinden tepkimeye girecek, ilk başlarda ufak mikroorganizmalar haline gelecek, bir çok çeşitte canlı yaratacak, daha sonraları en mükemmel hallini alarak insan ırkını oluşturacaktı.
İnsanlar, kısa ömürleri boyunca dinozor kalıntıları bulacaklardı. Onların yok oluşunu bir meteorun neden olduğunu, buzul çağının yaşanmasının nedenini olarak da; güneş ışınlarının dengesiz gelişi varsayacaklardı. Piramitlerin neden o şekilde inşa edildiklerini asla öğrenemeyeceklerdi. Mayaların gizemli bilgilerinin kaynağını hiçbir zaman bulamayacaklardı.
Peki gezegeni önce yok olmanın eşiğine getirip daha sonra, insan ırkı için yaşanabilecek bir hale getiren o varlıklar neydi? Biz insan oğlunun atası mıydı? Yoksa bizim yaratıcılarımız mıydı? Bu soruların cevapları ilk tanrı parçacığı oluşurken, galaksinin çok uzak bir bölgesine uçarak uzaklaşmış olan üçgen piramitte içindeydi. 

19 Temmuz 2013 Cuma

Bir Kış Gecesi

     Kış zorlu bir aydır. Yağmuruyla, çamuruyla, rüzgarıyla, soğuğuyla bezdirir insanı. Hele Ankara'nın kuru ayazı ile merhaba diyorsanız kışa, anlarsınız sizde; tıpkı işinden çıkıp, bata çıka karın içinde yol almakta olan Efe gibi.
    Yazmakta olduğu romanının, son bölümünü tamamlamak için gecenin geç saatlerine kadar ofisinde bulunan bilgisayar başında geçirmişti adam. Son bölümü tamamlayıp bilgisayarı kapatırken dışarıda başlamış olan kar yağışını fark etmemişti bile. Ofisinin penceresinden halbuki lapa lapa yağmakta olan kar taneleri ne kadar da zararsız gözüküyordu adam için. Paltosunu giyip, sıkıca atkısını boynuna doladıktan sonra hevesle dışarı çıkmıştı. 
     Ofisinin bulunduğu, binanın girişinde, kaldırım kenarında beklemekte olduğu arabasını, beyaz tepeciklerin arasında bulmakta oldukça zorlanmıştı adam. Sabah erkenden ofise gelmişti ve durmaksızın yazmakta olduğu için aklı uçup gitmişti. Yan yana dizilmiş arabaların üzerindeki karları temizlemeye başladı. Bir kaç denemeden sonra kendi arabasının koyu yeşil rengini gördüğünde, sürücü kapsının kilidine anahtarını sokmayı denemişti. Fakat donmuş olan kilit, anahtara geçiş izni vermemişti. Adam eğilerek, kilidin hizasına yaklaştı ve ağzından sıcak buharı üflemeye başladı. Bu kilidi ısıtma çalışması yaklaşık beş dakika sürmüştü fakat sonunda anahtar kilidin içindeki buzları aşarak içeri girmeyi ve kapıyı açmayı başarmıştı.
     Arabanın içine kendini attığında adam ilk olarak kilide uygulamış olduğu sıcak buhar işlemini bu kez ovalayarak kendi eline de yapmıştı. Parmaklarının, damarlarının içinde tekrar kanların hareket ettiğini hayal ederek bu sefer anahtarı arabanın kontağına yerleştirmişti. Fakat kış gecesinin ona oynadığı kötü oyunların sonu gelmediğini anladı adam. Kontağı döndürmesine rağmen arabanın motorundan hiç bir ses gelmemişti. Saat gecenin ikisiydi. Batıkent de bulunan evine buradan yani Beşevlerden bu saatte gitmenin hiç bir yolunun olmadığını biliyordu. Saatin iki olması hiç bir şeyi ifade etmiyordu aslında. İşlek olan ana cadde yarım metre yüksekliğinden karla kaplanmıştı. Arabasını çalıştırabilmiş bile olsaydı, yinede bir metreden fazla ilerleyemeyecekti.
      Geceyi arabanın içerisinden geçirmeye karar vermişti ki saatlerdir bir şey yemediğini hatırlattı ona midesi; o kendine has gurultu senfonisini çalarak. Arabadan dışarı çıkıp kendisi gibi mahsur kalan bir bakkal yada restoran olabileceğini düşünmüştü. 
     Karın içerisinde zorlukla hareket edebiliyordu. Fakat yinede adam kış mevsimini hep sevmişti. Ayağının altında ezilerek kütürdeyen karı hissetmek hoşuna gidiyordu. Bir süre durakladı ve gök yüzünden yeryüzüne inerken hiç bir kar tanesinin bir birine değmeyişini gülümseyerek izledi. Avucunu açıp, o kar tanelerinin avucundan birleşmesini, her birinin saniyeler sonra eriyerek su oluşunu izledi adam. Fakat adam için güzel olan bu durumun kötü sonuçları da olacaktı. Eli şimdiden soğuktan dolayı çatlamaya başlamıştı. Karla birlikte esmekte olan kuru ayaz yüzünün kaskatı kesilmesine neden oluyordu. Yinede kışı sevmekten vazgeçmedi.
      Karın izin verdiği kadar hızlı bir şekilde yürümeye devam etti adam. Caddeden aşağı metro girişine kadar ilerlemişti. Fakat karşılaştığı manzara hiçte beklediği gibi olmadı. Metro girişi kapalı, hemen yan tarafında bulunan benzinlik bile kara gömülmüş ve tamamen karanlıktı. Etrafta ne açık bir dükkan neden kendi gibi bir sığınacak bir yer arayan insan vardı. Kar yağışını arttırmış şimdi tam bir tipiye dönüştürmüştü. Üç, beş metreden ilerisi gözükmüyordu. Tekrar arabasına dönmeye karar verdi. Sokaklarda kar içinde, göz gözü görmeden açık bir yer aramanın hiç bir mantığı yoktu. Arabasına dönecek, fırtınanın geçmesini yada sabah olmasını bekleyecekti.
     Kotunun paçaları tamamen kardan dolayı önce ıslanmış şimdide buz kesmeye başlamıştı. Paçalarından yayılan soğun etkisi ile adam ayaklarını hissetmemeye başladı. Daha on dakika önce karı yararak geçmiş olduğu yerleri tekrar karlar kaplamıştı. Ayaklarını hissetmiyordu fakat tamamen iç güdüsel olarak yürümeye devam etti. Zihni arabaya odaklanmıştı. Başı aşağıda kambur bir şekilde ilerlemeye devam etti yazar. Arabasının ve ofisinin bulunduğunu tahmin ettiği sokağın köşesine geldiğinde karşılaştığı manzara karşısında dona kalmıştı.
     Bir kaç metre ilerisinde, arabanın olduğunu düşündüğü kar yığının üzerinde bacak bacak üzerine atmış çok güzel bir kadın görmüştü. Kadın gecenin karanlığında hafif bir şekilde ışık saçıyordu ve adam yanlış görmüyorsa kadın tamamen çıplaktı. Adama kadının büyüsüne kapılarak bir kaç adım daha yaklaştı. Altın sarısı saçları ve tamamen mavi bir şekilde parlayan gözleri vardı. Kadına bir adım daha yaklaşma cesaretini sergilediğinde kadının vücudunun o bütün güzel hatları daha net gözüküyordu. Tamamen kusursuzdu. Kışın bu dondurucu soğukta kadının çıplak olması adamı şok etmişti fakat daha sonra gördüğü şey ise tamamen beynin felce uğramasına neden oldu.
    Kadının sırtında beyaz tüylerden oluşan bir çift kanat beliriverdi. O kadar beyazdı ki gök yüzünden yağmakta olan kar taneleri bile onun beyazının yanında kirli kalıyordu. Soğuktan yada kadının imkansızlığından dolayı adam olduğu yerde dona kalmıştı. Kadının mavi ışık saçan gözleri adama bakmaya devam ederken kanatlar gerildi ve kadını bir kaç metre yukarı uçurdu. 
      Otuz yıllık yaşamı boyunca hiç bu kadar güzel bir varlık görmemişti adam. Kadın uçarken ondan hem etkilenmiş hemde korkmuştu. Bedeni hareket edemiyordu ama zihni sürekli düşünmeye ve bu gerçek karşısında spazmlar geçirmeye devam etti. Kadın havada duruşuna devam ederken, bu kez adamın zihni ona başka bir şey hatırlattı. Bu uçan kadın tıpkı kitabında konu aldığı meleklere benziyordu. Acaba vücudunun yanı sıra beyninin de soğuktan donmuş olabileceğini düşündü adam. Zorlukla gözlerini bir kaç saniye kapattı ve gördüğü hayalin yok olması umuduyla tekrar gözlerini açtı. 
     Fakat hiç bir şey değişmemişti. Kar yağmaya devam ediyor, kar tanelerinin arasında, başının üzerinde kanatlarını açmış bir şekilde kadın beklemeye devam ediyordu. Kadının gözlerindeki mavi ışık daha fazla parlamaya ve ışık saçmaya başlayınca hızlı bir şekilde kadın havada süzülerek adamın önünde durdu.
      Adamın başta ayakları olmak üzere bütün vücudu kaçması için beyne sinyaller gönderiyordu fakat beyin tamamen bütün organlarla bağlantıyı kesmiş sadece gözlere, karşısındaki varlığa bakmasını söylüyordu. Kadının gerçekten imkansız denebilecek kadar güzeldi. Yüzü tamamen kusursuzdu, dudakları kırmızının en ateşli tonuydu, ışık saçan mavi gözlerinin içerisinde ise tamamen başka bir evren saklıydı. Kadın elini kaldırıp, işaret parmağı ile adamın alnın ortasına dokundu.
      Vücut tamamen bütün direnişini yitirerek bağları çözüldü ve karların üzerine doğru sırt üstü düştü. Fakat aynı anda adamın ruhu bedeninden hızla fırlayarak göğe doğru yükselmeye başladı. Önce dünyanın atmosferinden çıktı. Sonra ayın yanından geçti. Bir çok yıldız ve gezegen geçmişti fakat hızlı bir şekilde ilerlemesi son bulmadı. Adamın ruhu kendi evreninden çıktı daha sonra başka evrenlerin yanından geçti. Geçişi devam ederken adam arkasına doğru baktığından bir sürü evren olduğunu gördü hepside ruhunun bedeninden ayrılmadan önce görmüş olduğu kar tanelerine benziyordu. "hiç şüphesiz." diye fısıldadı adamın ruhu. "Öldüm yada ölüyorum. Kışı severek ölüyorum..." 

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Göremezsin, Duyamazsın, Anlayamazsın...


     Her gece olduğu gibi bu gece de gözünü kapatmadan önce düşüncelere yada çoğuna göre hayallere dalmıştı Efsun ; O herkesin inandığı, her şeyin yaratıcısı tanrı var mıydı ? Yoksa tamamen bir kurmaca mıydı?
     Kız biliyordu ki tanrı kavramı insanlığın var oluşu ile hemen hemen aynı zamanlarda var olmuştu. İlk insanlar yaratıcı olarak güneşe tapmışlardı. Ona tapmaları çok doğaldı çünkü; güneş oldukça büyük, ışık saçan ve gök yüzünden, yanı ulaşılmaz da bulunan bir yıldızdı. "Tabi ilk insanlar onun yıldız olduğunu bilmiyordu." Diye geçirdi kız aklından gülümseyerek. Gece tehlikelerin olduğu bir zaman dilimiydi ve geceyi yok eden şeyde Güneşti.
     Daha sonra çok tanrılı inançları düşündü. Yunan ve İskandinav mitolojisini. Bir birlerine oldukça benzerdi bu iki mit. Yıldırım, savaş, ölüm ve nicesinin bulunduğu tanrıların olduğu inançlardı bunlar. Tanrılar bir birleriyle kardeşlerdi, evlenebiliyorlardı, çocukları olabiliyordu. Hatta o tanrılardan belkide en ünlüsü Zeus bir çok defa ölümlü kadınlarla ilişkiye girmiş ve bir seferinde Hercule adında bir oğullu bile olmuştu. İskandinav mitolojisinde her şeyin babası olarak anılan tanrı Odin'nin, devlerle olan savaşları sırasında korkup kendi yerine savaşması için yıldırım tanrısı olan oğullu Thor'u gönderdiğini okumuştu kız kitaplarda. Nasıl bir tanrı korkabilirdi? Yada nasıl bir tanrı sıradan ölümlü insanlara benzerdi de cinsel ilişkiden zevk alabilirdi? "Çok saçma. Mitlerde ki tanrıların hepsi eğlenceli ama bir tanrıdan ziyade insan benzemeleri, onları güzel bir hayal dünyasından başka bir şey yapmaz." dedi kız yatağında diğer tarafa dönerken.
     İnsanlar tarihleri boyunca gök yüzündeki tanrılarından farklı olarak putlara da tapmışlardı. Putlar bir çok çeşitlilik gösterse de bunların en ünlüsü babillilere ait olan; fırtına, yağmur ve verimliliğin tanrısı olarak bilinen tanrı Baal'dır. Babil halkı uzunca bir süre bu puta tapmışlardı. "Fakat nasıl olurdu da, kendi elleri ile taştan yaptıkları bir simgeye tapa bilirlerdi?" 
     Putlardan sonra sırada tek tanrılı dinler vardı kızın aklında; Musevilik, Hristiyanlık ve İslam. Hepsi de ortak tek ve yüce bir yaratıcıya inanırlardı ama farklı ibadet şekilleri vardı. Dinlerde öğütlenen çoğu şey doğru olmasına karşın kızın aklında ki asıl soru "Her şeyin yaratıcısı ve tek olan en yüce varlık nasıl olurdu da insanları yaratıp daha sonra onların yanlışlarını düzeltmek, yol göstermek için dinleri gönderirdi?"
     Bu düşüncelerden dolayı kızın uykusu iyice kaçmıştı. Yatağından kalkıp, balkona çıktı. Hava bu gece oldukça temizdi. Gök yüzü alabildiğine bütün güzelliğini sergiliyordu. Yıldızlar çok net bir şekilde gözüküyor, dünyanın uydusu olan Ay ise bu gün dolunayın verdiği büyüklükle, gök yüzünün sahibiymiş gibi bütün ihtişamıyla olduğu yerde geceyi aydınlatıyordu. "Bunca yıldızlar, gezegenler evren peki nasıl var oldu?" diye düşündü kız. Her şey rastlantı üzerine olamazdı. bir şekilde bu mükemmel düzen, gezegenler, canlılar ihtimaller sayesinde bir araya gelmiş olması hiç mantık gelmiyordu kıza.
    "Tanrı belirsiz ve kesinliği olmayan bir şeydi, tıpkı ölüm gibi." Dedi kız yirmi ikinci katında bulunan dairesinin aşağı, gecenin karanlığına bakarak. Peki ya ölürse tanrı arayışında bir sonuca ulaşabilir miydi kız? Balkonun tırabzanlarından aşağı sarkarak yirmi iki kat aşağıda ki zemine baktı. Buradan düşerse ölür müydü? Sakat kalıp, ölmeme ihtimali vardı. Fakat bunun yanı sıra ölüp tanrının huzuruna çıkma ihtimalide vardı. "Tabi bir tanrı varsa ve beni huzuruna alacaksa." dedi kız gülümseyerek. 
     Geniş bir taştan yapılmış olan tırabzanların üzerine tırmanırken kızın aklında bu sefer "Ölsem, tanrıyı bulsam ve ona sorsam; Neden var oldum? Neden bana kendini göstermedin? Ve en önemlisi peki sen nasıl var oldun tanrı?" soruları dolanmaya başlamıştı.
       Tanrının var olmasına bir neden olabilir miydi? Ondan da yüce bir varlık olabilir miydi? Daha ötesi varsa peki tanrı, tanrı olmuyor muydu? Kız biliyordu ki tanrı kavramını insanlar yaratmıştı. Bilmedikleri bir varlık hakkında tanım koymuşlardı. Aslında insanların yaptığı bu tanım daha çok onların beklentisiydi. Tanrı en yüce olmalıydı ve ondan daha da ötesi olmamalıydı. Peki ya tanrı varsa ve insanları evreni yarattıysa fakat sanıldığı kadar da yüce değilse. 
     Tırabzanların üzerine tırmanışı bittiğinde rüzgarı hissetti bütün vücudunda. Rüzgar ince geceliğinin içinden geçip giderken ürperdi kız daha sonra titredi ve dengesini kaybetti. Fakat ani bir refleksle tekrar topuklarını taş tırabzana sabitlediğinde derin bir nefes aldı. Aşağı düşmekten korkmuyordu zaten buraya çıkmasının nedeni oydu. Ama bu şekilde kendisinin dışında bir nedenle düşmekte istemiyordu kız. Bir kez daha aşağı baktı. Bu sefer tırabzanların üzerinde olduğu için yükseklik biraz daha fazlalaşmıştı, kaldırım daha ölümcül gözüküyordu.
     Yüzünü gökyüzüne, aya doğru kaldırdı, gözlerini kapattı ve aklının ona izin verdiğince tanrıyı hayal etmeye çalıştı kız. "Aklım izin verdiğince" diye düşündü. Onun diğer canlılardan üstün olan beyni tanrıyı ne kadar anlayabilecekti? Daha fazla merak etmesine gerek yoktu. Gözlerini kapalı tuttu, boşluğa kendini bırakmadan önce son bir kez yirmi iki yıllık hayatını olabildiğince zihninden geçip gitmesine izin verdi. Ve kendini tırabzanlardan aşağı bıraktı.
     Düşüşü çok uzun sürmemişti. Balkonun içine tekrar düştüğünde önce bileğini burkmuş daha sonra hızlı bir şekilde balkonun zeminine kapaklanmıştı kız. Acı içerisindeki bileğini ovalarken kendisine gülümsemeden edememişti. Kız hep düşünenlerden olmuştu, bir sonuç ve neden arayanlardan. Ölüm sadece bir kaçış olacaktı. Belirsizliğe atlayış bir sonuç olamazdı. Tek ayağının üzerinde ayağa kalkarken kız arakasına dönüp son bir kez rüzgarın içinden geçip, saçlarını savurmasına izin verdi sonra seke seke yatağına tekrar döndü.
     Yastığa başını koyması ile gözlerinin kapanması bir olmuştu. "Belki rüyalarımda görürüm tanrıyı." diye fısıldadı ve zonklayan bileğinin eşliğinde uykusuna daldı...