19 Temmuz 2013 Cuma

Bir Kış Gecesi

     Kış zorlu bir aydır. Yağmuruyla, çamuruyla, rüzgarıyla, soğuğuyla bezdirir insanı. Hele Ankara'nın kuru ayazı ile merhaba diyorsanız kışa, anlarsınız sizde; tıpkı işinden çıkıp, bata çıka karın içinde yol almakta olan Efe gibi.
    Yazmakta olduğu romanının, son bölümünü tamamlamak için gecenin geç saatlerine kadar ofisinde bulunan bilgisayar başında geçirmişti adam. Son bölümü tamamlayıp bilgisayarı kapatırken dışarıda başlamış olan kar yağışını fark etmemişti bile. Ofisinin penceresinden halbuki lapa lapa yağmakta olan kar taneleri ne kadar da zararsız gözüküyordu adam için. Paltosunu giyip, sıkıca atkısını boynuna doladıktan sonra hevesle dışarı çıkmıştı. 
     Ofisinin bulunduğu, binanın girişinde, kaldırım kenarında beklemekte olduğu arabasını, beyaz tepeciklerin arasında bulmakta oldukça zorlanmıştı adam. Sabah erkenden ofise gelmişti ve durmaksızın yazmakta olduğu için aklı uçup gitmişti. Yan yana dizilmiş arabaların üzerindeki karları temizlemeye başladı. Bir kaç denemeden sonra kendi arabasının koyu yeşil rengini gördüğünde, sürücü kapsının kilidine anahtarını sokmayı denemişti. Fakat donmuş olan kilit, anahtara geçiş izni vermemişti. Adam eğilerek, kilidin hizasına yaklaştı ve ağzından sıcak buharı üflemeye başladı. Bu kilidi ısıtma çalışması yaklaşık beş dakika sürmüştü fakat sonunda anahtar kilidin içindeki buzları aşarak içeri girmeyi ve kapıyı açmayı başarmıştı.
     Arabanın içine kendini attığında adam ilk olarak kilide uygulamış olduğu sıcak buhar işlemini bu kez ovalayarak kendi eline de yapmıştı. Parmaklarının, damarlarının içinde tekrar kanların hareket ettiğini hayal ederek bu sefer anahtarı arabanın kontağına yerleştirmişti. Fakat kış gecesinin ona oynadığı kötü oyunların sonu gelmediğini anladı adam. Kontağı döndürmesine rağmen arabanın motorundan hiç bir ses gelmemişti. Saat gecenin ikisiydi. Batıkent de bulunan evine buradan yani Beşevlerden bu saatte gitmenin hiç bir yolunun olmadığını biliyordu. Saatin iki olması hiç bir şeyi ifade etmiyordu aslında. İşlek olan ana cadde yarım metre yüksekliğinden karla kaplanmıştı. Arabasını çalıştırabilmiş bile olsaydı, yinede bir metreden fazla ilerleyemeyecekti.
      Geceyi arabanın içerisinden geçirmeye karar vermişti ki saatlerdir bir şey yemediğini hatırlattı ona midesi; o kendine has gurultu senfonisini çalarak. Arabadan dışarı çıkıp kendisi gibi mahsur kalan bir bakkal yada restoran olabileceğini düşünmüştü. 
     Karın içerisinde zorlukla hareket edebiliyordu. Fakat yinede adam kış mevsimini hep sevmişti. Ayağının altında ezilerek kütürdeyen karı hissetmek hoşuna gidiyordu. Bir süre durakladı ve gök yüzünden yeryüzüne inerken hiç bir kar tanesinin bir birine değmeyişini gülümseyerek izledi. Avucunu açıp, o kar tanelerinin avucundan birleşmesini, her birinin saniyeler sonra eriyerek su oluşunu izledi adam. Fakat adam için güzel olan bu durumun kötü sonuçları da olacaktı. Eli şimdiden soğuktan dolayı çatlamaya başlamıştı. Karla birlikte esmekte olan kuru ayaz yüzünün kaskatı kesilmesine neden oluyordu. Yinede kışı sevmekten vazgeçmedi.
      Karın izin verdiği kadar hızlı bir şekilde yürümeye devam etti adam. Caddeden aşağı metro girişine kadar ilerlemişti. Fakat karşılaştığı manzara hiçte beklediği gibi olmadı. Metro girişi kapalı, hemen yan tarafında bulunan benzinlik bile kara gömülmüş ve tamamen karanlıktı. Etrafta ne açık bir dükkan neden kendi gibi bir sığınacak bir yer arayan insan vardı. Kar yağışını arttırmış şimdi tam bir tipiye dönüştürmüştü. Üç, beş metreden ilerisi gözükmüyordu. Tekrar arabasına dönmeye karar verdi. Sokaklarda kar içinde, göz gözü görmeden açık bir yer aramanın hiç bir mantığı yoktu. Arabasına dönecek, fırtınanın geçmesini yada sabah olmasını bekleyecekti.
     Kotunun paçaları tamamen kardan dolayı önce ıslanmış şimdide buz kesmeye başlamıştı. Paçalarından yayılan soğun etkisi ile adam ayaklarını hissetmemeye başladı. Daha on dakika önce karı yararak geçmiş olduğu yerleri tekrar karlar kaplamıştı. Ayaklarını hissetmiyordu fakat tamamen iç güdüsel olarak yürümeye devam etti. Zihni arabaya odaklanmıştı. Başı aşağıda kambur bir şekilde ilerlemeye devam etti yazar. Arabasının ve ofisinin bulunduğunu tahmin ettiği sokağın köşesine geldiğinde karşılaştığı manzara karşısında dona kalmıştı.
     Bir kaç metre ilerisinde, arabanın olduğunu düşündüğü kar yığının üzerinde bacak bacak üzerine atmış çok güzel bir kadın görmüştü. Kadın gecenin karanlığında hafif bir şekilde ışık saçıyordu ve adam yanlış görmüyorsa kadın tamamen çıplaktı. Adama kadının büyüsüne kapılarak bir kaç adım daha yaklaştı. Altın sarısı saçları ve tamamen mavi bir şekilde parlayan gözleri vardı. Kadına bir adım daha yaklaşma cesaretini sergilediğinde kadının vücudunun o bütün güzel hatları daha net gözüküyordu. Tamamen kusursuzdu. Kışın bu dondurucu soğukta kadının çıplak olması adamı şok etmişti fakat daha sonra gördüğü şey ise tamamen beynin felce uğramasına neden oldu.
    Kadının sırtında beyaz tüylerden oluşan bir çift kanat beliriverdi. O kadar beyazdı ki gök yüzünden yağmakta olan kar taneleri bile onun beyazının yanında kirli kalıyordu. Soğuktan yada kadının imkansızlığından dolayı adam olduğu yerde dona kalmıştı. Kadının mavi ışık saçan gözleri adama bakmaya devam ederken kanatlar gerildi ve kadını bir kaç metre yukarı uçurdu. 
      Otuz yıllık yaşamı boyunca hiç bu kadar güzel bir varlık görmemişti adam. Kadın uçarken ondan hem etkilenmiş hemde korkmuştu. Bedeni hareket edemiyordu ama zihni sürekli düşünmeye ve bu gerçek karşısında spazmlar geçirmeye devam etti. Kadın havada duruşuna devam ederken, bu kez adamın zihni ona başka bir şey hatırlattı. Bu uçan kadın tıpkı kitabında konu aldığı meleklere benziyordu. Acaba vücudunun yanı sıra beyninin de soğuktan donmuş olabileceğini düşündü adam. Zorlukla gözlerini bir kaç saniye kapattı ve gördüğü hayalin yok olması umuduyla tekrar gözlerini açtı. 
     Fakat hiç bir şey değişmemişti. Kar yağmaya devam ediyor, kar tanelerinin arasında, başının üzerinde kanatlarını açmış bir şekilde kadın beklemeye devam ediyordu. Kadının gözlerindeki mavi ışık daha fazla parlamaya ve ışık saçmaya başlayınca hızlı bir şekilde kadın havada süzülerek adamın önünde durdu.
      Adamın başta ayakları olmak üzere bütün vücudu kaçması için beyne sinyaller gönderiyordu fakat beyin tamamen bütün organlarla bağlantıyı kesmiş sadece gözlere, karşısındaki varlığa bakmasını söylüyordu. Kadının gerçekten imkansız denebilecek kadar güzeldi. Yüzü tamamen kusursuzdu, dudakları kırmızının en ateşli tonuydu, ışık saçan mavi gözlerinin içerisinde ise tamamen başka bir evren saklıydı. Kadın elini kaldırıp, işaret parmağı ile adamın alnın ortasına dokundu.
      Vücut tamamen bütün direnişini yitirerek bağları çözüldü ve karların üzerine doğru sırt üstü düştü. Fakat aynı anda adamın ruhu bedeninden hızla fırlayarak göğe doğru yükselmeye başladı. Önce dünyanın atmosferinden çıktı. Sonra ayın yanından geçti. Bir çok yıldız ve gezegen geçmişti fakat hızlı bir şekilde ilerlemesi son bulmadı. Adamın ruhu kendi evreninden çıktı daha sonra başka evrenlerin yanından geçti. Geçişi devam ederken adam arkasına doğru baktığından bir sürü evren olduğunu gördü hepside ruhunun bedeninden ayrılmadan önce görmüş olduğu kar tanelerine benziyordu. "hiç şüphesiz." diye fısıldadı adamın ruhu. "Öldüm yada ölüyorum. Kışı severek ölüyorum..." 

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Göremezsin, Duyamazsın, Anlayamazsın...


     Her gece olduğu gibi bu gece de gözünü kapatmadan önce düşüncelere yada çoğuna göre hayallere dalmıştı Efsun ; O herkesin inandığı, her şeyin yaratıcısı tanrı var mıydı ? Yoksa tamamen bir kurmaca mıydı?
     Kız biliyordu ki tanrı kavramı insanlığın var oluşu ile hemen hemen aynı zamanlarda var olmuştu. İlk insanlar yaratıcı olarak güneşe tapmışlardı. Ona tapmaları çok doğaldı çünkü; güneş oldukça büyük, ışık saçan ve gök yüzünden, yanı ulaşılmaz da bulunan bir yıldızdı. "Tabi ilk insanlar onun yıldız olduğunu bilmiyordu." Diye geçirdi kız aklından gülümseyerek. Gece tehlikelerin olduğu bir zaman dilimiydi ve geceyi yok eden şeyde Güneşti.
     Daha sonra çok tanrılı inançları düşündü. Yunan ve İskandinav mitolojisini. Bir birlerine oldukça benzerdi bu iki mit. Yıldırım, savaş, ölüm ve nicesinin bulunduğu tanrıların olduğu inançlardı bunlar. Tanrılar bir birleriyle kardeşlerdi, evlenebiliyorlardı, çocukları olabiliyordu. Hatta o tanrılardan belkide en ünlüsü Zeus bir çok defa ölümlü kadınlarla ilişkiye girmiş ve bir seferinde Hercule adında bir oğullu bile olmuştu. İskandinav mitolojisinde her şeyin babası olarak anılan tanrı Odin'nin, devlerle olan savaşları sırasında korkup kendi yerine savaşması için yıldırım tanrısı olan oğullu Thor'u gönderdiğini okumuştu kız kitaplarda. Nasıl bir tanrı korkabilirdi? Yada nasıl bir tanrı sıradan ölümlü insanlara benzerdi de cinsel ilişkiden zevk alabilirdi? "Çok saçma. Mitlerde ki tanrıların hepsi eğlenceli ama bir tanrıdan ziyade insan benzemeleri, onları güzel bir hayal dünyasından başka bir şey yapmaz." dedi kız yatağında diğer tarafa dönerken.
     İnsanlar tarihleri boyunca gök yüzündeki tanrılarından farklı olarak putlara da tapmışlardı. Putlar bir çok çeşitlilik gösterse de bunların en ünlüsü babillilere ait olan; fırtına, yağmur ve verimliliğin tanrısı olarak bilinen tanrı Baal'dır. Babil halkı uzunca bir süre bu puta tapmışlardı. "Fakat nasıl olurdu da, kendi elleri ile taştan yaptıkları bir simgeye tapa bilirlerdi?" 
     Putlardan sonra sırada tek tanrılı dinler vardı kızın aklında; Musevilik, Hristiyanlık ve İslam. Hepsi de ortak tek ve yüce bir yaratıcıya inanırlardı ama farklı ibadet şekilleri vardı. Dinlerde öğütlenen çoğu şey doğru olmasına karşın kızın aklında ki asıl soru "Her şeyin yaratıcısı ve tek olan en yüce varlık nasıl olurdu da insanları yaratıp daha sonra onların yanlışlarını düzeltmek, yol göstermek için dinleri gönderirdi?"
     Bu düşüncelerden dolayı kızın uykusu iyice kaçmıştı. Yatağından kalkıp, balkona çıktı. Hava bu gece oldukça temizdi. Gök yüzü alabildiğine bütün güzelliğini sergiliyordu. Yıldızlar çok net bir şekilde gözüküyor, dünyanın uydusu olan Ay ise bu gün dolunayın verdiği büyüklükle, gök yüzünün sahibiymiş gibi bütün ihtişamıyla olduğu yerde geceyi aydınlatıyordu. "Bunca yıldızlar, gezegenler evren peki nasıl var oldu?" diye düşündü kız. Her şey rastlantı üzerine olamazdı. bir şekilde bu mükemmel düzen, gezegenler, canlılar ihtimaller sayesinde bir araya gelmiş olması hiç mantık gelmiyordu kıza.
    "Tanrı belirsiz ve kesinliği olmayan bir şeydi, tıpkı ölüm gibi." Dedi kız yirmi ikinci katında bulunan dairesinin aşağı, gecenin karanlığına bakarak. Peki ya ölürse tanrı arayışında bir sonuca ulaşabilir miydi kız? Balkonun tırabzanlarından aşağı sarkarak yirmi iki kat aşağıda ki zemine baktı. Buradan düşerse ölür müydü? Sakat kalıp, ölmeme ihtimali vardı. Fakat bunun yanı sıra ölüp tanrının huzuruna çıkma ihtimalide vardı. "Tabi bir tanrı varsa ve beni huzuruna alacaksa." dedi kız gülümseyerek. 
     Geniş bir taştan yapılmış olan tırabzanların üzerine tırmanırken kızın aklında bu sefer "Ölsem, tanrıyı bulsam ve ona sorsam; Neden var oldum? Neden bana kendini göstermedin? Ve en önemlisi peki sen nasıl var oldun tanrı?" soruları dolanmaya başlamıştı.
       Tanrının var olmasına bir neden olabilir miydi? Ondan da yüce bir varlık olabilir miydi? Daha ötesi varsa peki tanrı, tanrı olmuyor muydu? Kız biliyordu ki tanrı kavramını insanlar yaratmıştı. Bilmedikleri bir varlık hakkında tanım koymuşlardı. Aslında insanların yaptığı bu tanım daha çok onların beklentisiydi. Tanrı en yüce olmalıydı ve ondan daha da ötesi olmamalıydı. Peki ya tanrı varsa ve insanları evreni yarattıysa fakat sanıldığı kadar da yüce değilse. 
     Tırabzanların üzerine tırmanışı bittiğinde rüzgarı hissetti bütün vücudunda. Rüzgar ince geceliğinin içinden geçip giderken ürperdi kız daha sonra titredi ve dengesini kaybetti. Fakat ani bir refleksle tekrar topuklarını taş tırabzana sabitlediğinde derin bir nefes aldı. Aşağı düşmekten korkmuyordu zaten buraya çıkmasının nedeni oydu. Ama bu şekilde kendisinin dışında bir nedenle düşmekte istemiyordu kız. Bir kez daha aşağı baktı. Bu sefer tırabzanların üzerinde olduğu için yükseklik biraz daha fazlalaşmıştı, kaldırım daha ölümcül gözüküyordu.
     Yüzünü gökyüzüne, aya doğru kaldırdı, gözlerini kapattı ve aklının ona izin verdiğince tanrıyı hayal etmeye çalıştı kız. "Aklım izin verdiğince" diye düşündü. Onun diğer canlılardan üstün olan beyni tanrıyı ne kadar anlayabilecekti? Daha fazla merak etmesine gerek yoktu. Gözlerini kapalı tuttu, boşluğa kendini bırakmadan önce son bir kez yirmi iki yıllık hayatını olabildiğince zihninden geçip gitmesine izin verdi. Ve kendini tırabzanlardan aşağı bıraktı.
     Düşüşü çok uzun sürmemişti. Balkonun içine tekrar düştüğünde önce bileğini burkmuş daha sonra hızlı bir şekilde balkonun zeminine kapaklanmıştı kız. Acı içerisindeki bileğini ovalarken kendisine gülümsemeden edememişti. Kız hep düşünenlerden olmuştu, bir sonuç ve neden arayanlardan. Ölüm sadece bir kaçış olacaktı. Belirsizliğe atlayış bir sonuç olamazdı. Tek ayağının üzerinde ayağa kalkarken kız arakasına dönüp son bir kez rüzgarın içinden geçip, saçlarını savurmasına izin verdi sonra seke seke yatağına tekrar döndü.
     Yastığa başını koyması ile gözlerinin kapanması bir olmuştu. "Belki rüyalarımda görürüm tanrıyı." diye fısıldadı ve zonklayan bileğinin eşliğinde uykusuna daldı...