Her gece olduğu gibi bu gece de gözünü kapatmadan önce düşüncelere yada çoğuna göre hayallere dalmıştı Efsun ; O herkesin inandığı, her şeyin yaratıcısı tanrı var mıydı ? Yoksa tamamen bir kurmaca mıydı?
Kız biliyordu ki tanrı kavramı insanlığın var oluşu ile hemen hemen aynı zamanlarda var olmuştu. İlk insanlar yaratıcı olarak güneşe tapmışlardı. Ona tapmaları çok doğaldı çünkü; güneş oldukça büyük, ışık saçan ve gök yüzünden, yanı ulaşılmaz da bulunan bir yıldızdı. "Tabi ilk insanlar onun yıldız olduğunu bilmiyordu." Diye geçirdi kız aklından gülümseyerek. Gece tehlikelerin olduğu bir zaman dilimiydi ve geceyi yok eden şeyde Güneşti.
Daha sonra çok tanrılı inançları düşündü. Yunan ve İskandinav mitolojisini. Bir birlerine oldukça benzerdi bu iki mit. Yıldırım, savaş, ölüm ve nicesinin bulunduğu tanrıların olduğu inançlardı bunlar. Tanrılar bir birleriyle kardeşlerdi, evlenebiliyorlardı, çocukları olabiliyordu. Hatta o tanrılardan belkide en ünlüsü Zeus bir çok defa ölümlü kadınlarla ilişkiye girmiş ve bir seferinde Hercule adında bir oğullu bile olmuştu. İskandinav mitolojisinde her şeyin babası olarak anılan tanrı Odin'nin, devlerle olan savaşları sırasında korkup kendi yerine savaşması için yıldırım tanrısı olan oğullu Thor'u gönderdiğini okumuştu kız kitaplarda. Nasıl bir tanrı korkabilirdi? Yada nasıl bir tanrı sıradan ölümlü insanlara benzerdi de cinsel ilişkiden zevk alabilirdi? "Çok saçma. Mitlerde ki tanrıların hepsi eğlenceli ama bir tanrıdan ziyade insan benzemeleri, onları güzel bir hayal dünyasından başka bir şey yapmaz." dedi kız yatağında diğer tarafa dönerken.
İnsanlar tarihleri boyunca gök yüzündeki tanrılarından farklı olarak putlara da tapmışlardı. Putlar bir çok çeşitlilik gösterse de bunların en ünlüsü babillilere ait olan; fırtına, yağmur ve verimliliğin tanrısı olarak bilinen tanrı Baal'dır. Babil halkı uzunca bir süre bu puta tapmışlardı. "Fakat nasıl olurdu da, kendi elleri ile taştan yaptıkları bir simgeye tapa bilirlerdi?"
Putlardan sonra sırada tek tanrılı dinler vardı kızın aklında; Musevilik, Hristiyanlık ve İslam. Hepsi de ortak tek ve yüce bir yaratıcıya inanırlardı ama farklı ibadet şekilleri vardı. Dinlerde öğütlenen çoğu şey doğru olmasına karşın kızın aklında ki asıl soru "Her şeyin yaratıcısı ve tek olan en yüce varlık nasıl olurdu da insanları yaratıp daha sonra onların yanlışlarını düzeltmek, yol göstermek için dinleri gönderirdi?"
Bu düşüncelerden dolayı kızın uykusu iyice kaçmıştı. Yatağından kalkıp, balkona çıktı. Hava bu gece oldukça temizdi. Gök yüzü alabildiğine bütün güzelliğini sergiliyordu. Yıldızlar çok net bir şekilde gözüküyor, dünyanın uydusu olan Ay ise bu gün dolunayın verdiği büyüklükle, gök yüzünün sahibiymiş gibi bütün ihtişamıyla olduğu yerde geceyi aydınlatıyordu. "Bunca yıldızlar, gezegenler evren peki nasıl var oldu?" diye düşündü kız. Her şey rastlantı üzerine olamazdı. bir şekilde bu mükemmel düzen, gezegenler, canlılar ihtimaller sayesinde bir araya gelmiş olması hiç mantık gelmiyordu kıza.
"Tanrı belirsiz ve kesinliği olmayan bir şeydi, tıpkı ölüm gibi." Dedi kız yirmi ikinci katında bulunan dairesinin aşağı, gecenin karanlığına bakarak. Peki ya ölürse tanrı arayışında bir sonuca ulaşabilir miydi kız? Balkonun tırabzanlarından aşağı sarkarak yirmi iki kat aşağıda ki zemine baktı. Buradan düşerse ölür müydü? Sakat kalıp, ölmeme ihtimali vardı. Fakat bunun yanı sıra ölüp tanrının huzuruna çıkma ihtimalide vardı. "Tabi bir tanrı varsa ve beni huzuruna alacaksa." dedi kız gülümseyerek.
Geniş bir taştan yapılmış olan tırabzanların üzerine tırmanırken kızın aklında bu sefer "Ölsem, tanrıyı bulsam ve ona sorsam; Neden var oldum? Neden bana kendini göstermedin? Ve en önemlisi peki sen nasıl var oldun tanrı?" soruları dolanmaya başlamıştı.
Tanrının var olmasına bir neden olabilir miydi? Ondan da yüce bir varlık olabilir miydi? Daha ötesi varsa peki tanrı, tanrı olmuyor muydu? Kız biliyordu ki tanrı kavramını insanlar yaratmıştı. Bilmedikleri bir varlık hakkında tanım koymuşlardı. Aslında insanların yaptığı bu tanım daha çok onların beklentisiydi. Tanrı en yüce olmalıydı ve ondan daha da ötesi olmamalıydı. Peki ya tanrı varsa ve insanları evreni yarattıysa fakat sanıldığı kadar da yüce değilse.
Tırabzanların üzerine tırmanışı bittiğinde rüzgarı hissetti bütün vücudunda. Rüzgar ince geceliğinin içinden geçip giderken ürperdi kız daha sonra titredi ve dengesini kaybetti. Fakat ani bir refleksle tekrar topuklarını taş tırabzana sabitlediğinde derin bir nefes aldı. Aşağı düşmekten korkmuyordu zaten buraya çıkmasının nedeni oydu. Ama bu şekilde kendisinin dışında bir nedenle düşmekte istemiyordu kız. Bir kez daha aşağı baktı. Bu sefer tırabzanların üzerinde olduğu için yükseklik biraz daha fazlalaşmıştı, kaldırım daha ölümcül gözüküyordu.
Yüzünü gökyüzüne, aya doğru kaldırdı, gözlerini kapattı ve aklının ona izin verdiğince tanrıyı hayal etmeye çalıştı kız. "Aklım izin verdiğince" diye düşündü. Onun diğer canlılardan üstün olan beyni tanrıyı ne kadar anlayabilecekti? Daha fazla merak etmesine gerek yoktu. Gözlerini kapalı tuttu, boşluğa kendini bırakmadan önce son bir kez yirmi iki yıllık hayatını olabildiğince zihninden geçip gitmesine izin verdi. Ve kendini tırabzanlardan aşağı bıraktı.
Düşüşü çok uzun sürmemişti. Balkonun içine tekrar düştüğünde önce bileğini burkmuş daha sonra hızlı bir şekilde balkonun zeminine kapaklanmıştı kız. Acı içerisindeki bileğini ovalarken kendisine gülümsemeden edememişti. Kız hep düşünenlerden olmuştu, bir sonuç ve neden arayanlardan. Ölüm sadece bir kaçış olacaktı. Belirsizliğe atlayış bir sonuç olamazdı. Tek ayağının üzerinde ayağa kalkarken kız arakasına dönüp son bir kez rüzgarın içinden geçip, saçlarını savurmasına izin verdi sonra seke seke yatağına tekrar döndü.
Yastığa başını koyması ile gözlerinin kapanması bir olmuştu. "Belki rüyalarımda görürüm tanrıyı." diye fısıldadı ve zonklayan bileğinin eşliğinde uykusuna daldı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder